ÖYKÜLER
RAHATLAMAK

Çocuklarda bir sevinç. Hop oturup, hop kalkıyorlar. Bir türlü yerinde duramıyorlar. Besbelli, gezmenin umu dundalar. Ama benim gönlümde fırtınalar kopuyor. Gez meyi sevmem mi? Yok, yok! Severim. Fakat ben, küçük, şirin, sessiz bir kasabanın çocuğuyum. Doğduğum yerin havası bütün ruhuma sinmiş. Küçük şeylerden mutluluk duyan, sessizliği seven bir kişiyim.
Bu yüzden olsa gerek, çocuklarımın yaşadığı sevinci, onlarla paylaşamıyorum. Beynimde bin türlü acabalar kervanı dolaşıyor. Bilet bulabilecek miyim? Yolculuk sırasın da gerilerde oturmak, tekerlek üstü koltuklara düşmek istemem. Çünkü karımı müthiş araba tutuyor.
Sonunda aradığıma yakın biletleri, güç belâ bulabildim. Arabanın orta sıralarına yerleştik. El sallamalar ve gözyaşlarının süslediği, binlerce kilometre taşlarından olu şan yolculuğumuz başladı. Henüz kasabadan ayrılmıştık. Karımın gözleri daldı, yüz hatları gerildi. Anladım. Rahatı kaçmıştı. Hiç konuşmuyordu. Çocuklarım cıvıl cıvıl. An nelerine, karşılık almadıkça, yeniden sorular soruyorlardı. Duruma el koydum.
- Yavrularım, dedim, benim şirin ağustos böceklerim! Annenizi konuşturmayın. Biliyorsunuz!
- Peki, olur! dediler.
Dar, bol dönemeçli Anadolu yolları nedense bitmek bilmiyor. Sarsıntı, çocuklarımı da etkiledi. Uyumaya adım adım yaklaştılar. Karım, safra boşaltmaya başladı. Arabanın muavini ne lâf anlamaz birisiymiş? Torbaları tek tek getiriyor, birinden diğerine koşuyordu. Yer yer kucak dolusu yeşillikler arasından geçen, zaman zaman bozkırda kaybolur gibi olan yol bitti. En büyük şehirlerimizden iki sini birbirine bağlayan geniş, ferah yola girdik. Ayılmalar, bayılmalar, safra boşaltmalar geride kaldı. Torba taşıma işi durdu. Derin bir nefes aldım. Sıkıntılarım azaldı. Bazıları için ölüm kapanı olarak adlandırılan yol, benim gözümde kurtulma sevincinin ışıklarını parlattı.
Başımı, koltuğumun arkalığına yasladım. Yorgunluğun verdiği etkiden olacak, dalmışım. Gözlerimi açtığımda, serinletici deniz havasıyla karşılaştım. Yolda, irili ufaklı binlerce araç, vızır vızır gelip gidiyor. Az sonra trafik yoğunluğu birdenbire arttı. Akşam güneşinin yer yer perdelediği şehir girişi göründü.
Çocuklarım sordu;
- Geldik mi baba?
- Evet, dedim.
Bu “evet”le birlikte, beynim, düşüncelerimin akınına uğradı. Kafamda bir arı kovanı. Düşüncelerim oğul ver meye başladılar. Kalbim küt küt atıyor.
Kaptana seslendim.
- Şehrin yabancısıyım. Bizi ineceğimiz yerde bırakır mısın, lütfen?
Olur anlamında başını salladı. Yine de heyecanım yatışmadı. Kavşaklar, yolu kesti. Hiç düşündünüz mü bilmem: Modern çağın, büyük şehir girişlerine getirip kondurduğu kav şaklar, alt üst geçitler, taşralı için aşılması güç olan eski surlar dan başka bir şey değildir. Taşralı, kavşaklarda şaşırır. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın, kılavuzu yoksa, bir türlü şehre giremez. Umutları kararır, sevinci kursağında kalır. Yüreğe korku veren acabalar tufanlarının baskınına uğrar. Halbuki ne derler? Giden yol alır, duran da kalır.
Bostancı girişini döndük. Az aşina olduğum Bağdat Caddesi’ne girdik. Güneş batmıştı. Fakat vitrin ışıkları, araba farları, sokak lâmbaları ortalığı bir ışık cennetine çevirmişti.
Arabamız yavaşladı. Şoförün gözü bende, haydi ha zırlan, geldik der gibi. Hemen toparlandım. Çocukları uyardım. Ivır zıvır katmak için koltuk arasına koyduğumuz el çantasını aldım. Aşağıya indik. Araba hareket etti, gitti. Sağ tarafta, modern binaların temelleri atılırken kaynağı kurutulan ve şimdilik akmaz hale getirilen Çatalçeşme’yi gördüm. Hayıflandım. Acaba hayâl mi görüyorum? Muavin, bize doğru koşar adım geliyor. Yoksa,yanlış yerde mi indirildik? Zaten sıkıntı burnumun ucunda. Baktım muavin yere eğildi, az önce unuttuğu takozu aldı, döndü, koştu. Yüreğime soğuk sular döküldü, serinledim. Caddenin karşı tarafında aradığım apartman yükseliyor.
Kendi kendime söylendim:
- “Şimdi batı kaynaklı kurallar başlıyor, aslanım!” dedim. “Ha gayret, göreyim seni. Sakın hata yapma, ha! Ayıp olur değil mi?”
Yukarı çıktık. Zile bastık. Bekledik. Duyuramadık mı ne? Yeniden zile dokundum. Kasabada zil mil yok. Gideceğin yere vardığında, seslenir, geldiğini haber verirsin. Seni sesinden tanıyanlar, içeriye buyur ederler. Çok defa dışarıya bile çıkmazlar. Halbuki şehirde öyle mi ya? Binlerce insan, elektrikli aletlerin veya makinelerin seslerinin esiri olmuşlar. Sanki ses çıkarmasınlar diye küçük dillerini yutmuşlar.
Kilitli kapının gerisinde ayak sesleri. Çocuklarım zile yetişemediklerinden olacak, kapıyı dövmeye başladılar. İçeriden zayıf bir ses sordu:
- “Kim o?”
- “Biziz!” diye karşılık verdik.
Kilitlerde anahtarlar çevrildi. Kapı açıldı. Selâmlaş tık. İçeri girdik. Halamlar bizi, hemen konuk odasına aldılar.
Büyük halam;
- “Hiç beklemiyorduk sizi!” dedi. “Bilseydik, az da ha durur, yemeği de birlikte yerdik. Karnınız açtır. Sofra kuruyorum.”
- “Olur,” dedik.
Büyüğünden sonra, küçük halam da mutfağa geçti. Karım bana döndü.
- “Bak ha,” dedi, “bunlarda adettir. Sofraya konan geri çevrilmez. Hele hele tabağında hiçbir artık bırakma. Önüne konanı sil süpür. Olur mu?”
Karşılık vermedim. Buna zamanım da yoktu.
Büyük hala şıp diye kapıda göründü, sofranın hazır olduğunu bildirdi. Kalktık, yemek odasına geçtik. Sofra kurulmuş, herkese dolu dolu ayrı tabaklar konmuş, yanlarına da çatal, bıçak bırakılmıştı. Su içilecek bardaklar bile sayılıydı.
Sofraya oturduk. Yemek konusunda fazlaca nazlıyım. Evimde olsa, yüzüne bakmayacağım yemekleri zar zor bitirdim. Baktım, karımın gözleri parlıyor. Fakat oğlumun yemeği öylece duruyor.
Büyük hala;
- “Kız Şükriye!” dedi. “Zorlama çocuğu. Ayrı koruz. Yarın yer. Baksana, zavallım uyukluyor.”
Oğlum, arka bulmanın rahatlığı içinde hemen sofra dan kalktı. Kızım da onu izledi. Karım, sofranın toparlanmasına yardımcı oldu. Ben, yemeğin dozunu fazla kaçırmışım. Karnım şişti. Sıkıntı burnumun ucunda. Lavaboya girdim. O da ne? Banyo, tuvalet, el yıkama yeri hepsi bir arada. Üstelik tuvalet alafranga. Vay başıma gelen. Rahatım kaçtı. Ellerimi yıkadım. Misafir için ayrılan havluyla kurulandım. Ayak seslerine dışarı çıktım. Beynimde düşünceler...
Bu insanlar, batı kaynaklı bunca kuralın esiri olmuşlar. Taşranın sıcaklığından, samimiyetinden uzaklaşmışlar. Köyde, lokma lokma koparılan ekmek, burada, sol elin hüneriyle ve bıçakla kesilmeye başlanmış. Sofra görgüsü de değişmiş. Bilmem ya, yarı tok taşralı, böyle sofralardan aç kalkar. Güzelim hürriyet bir takım kurallarla boğulmuş, şehirli kibarlığın verdiği zarafetle incelmiş.
Karnım gittikçe şişiyor. Sıkıntı burnumun ucunda. Damlayacağı da yok. Tuvalete gitmek için, hemen herke sin uyumasını bekledim.
Zamanın elverdiğine emin olduktan sonra, ayak parmaklarımın uçlarına basa basa tuvalete girdim. Otur ha, o tur! Kulağım kirişte. Ürküyorum! Olmadı. Döndüm, karımı kaldırdım. Sıkıntımı ona anlattım. Gelip kapıda bekçilik yapmasını söyledim. Of, of! Karnım şişiyor.
Sıkıntı burnumun ucunda.
Fakat damlamıyor.
Sabahı zor ettim. Kahvaltıdan sonra bir sebep uy durdum. Caddeye çıktım. Sıkıntımı giderecek bir yer aradım. İskeleye gittim. Yok! Parka girip çıktım. Bulamadım! İş hanlarında aynı tuvaletler. Ne yapsam, acaba?
Yürüdükçe, sıkıntılarım arttı. Caddeyi bir uçtan bir uca geçtim. Baktım, sağ tarafta göğe yükselen minareler. Adımlarım, kendiliğinden sıklaştı. Çaresiz, cami avlusuna girdim. Öteye beriye bakındım. Büyük, küçük şu kadar yazısı bulunan tuvalete daldım.
Rahatlamıştım!

Oyhan Hasan BILDIRKİ
Perdeleri çekersem hayat daha güzel olacak

Fatih Yalçın
bilgi@dergibi.com

Bu eve ilk taşındığımda bu odada karar kıldım. Evin diğer sakinlerinin muhalefetiyle karşılaşmak hiç şaşırtmadı beni. Onları ikna etmek pek kolay olmadı. Eve taşınmadan önce kendimce mazeretler bulmaya çalıştım. Önümdeki en büyük engel, ara sırada ortak tanıdıkları çekiştirmek, lüzumsuz futbol ve siyaset muhabbetleri yapmak için evime gelecek olan misafirlere bir oda ayırma zorunluluğuydu. Evin sıradan zamanlarda oturma odası olarak kullandığımız kocaman bir salonu vardı. Ama evin sahiplerinin kahrını her an çekebilen bu bölüm, nedense misafirlere layık görülmüyordu. Evin sahibine layık görülmeyen lüksün neden bu dış kapının mandallarına peşkeş çekildiğine bir anlam veremiyorum. Bu biraz Türk işi demokrasiye benziyor. Milletin vekilleri milletin anasını belliyor. Asıl olan millet midir milletin vekili midir kimse bilmiyor. Neyse ki bodrolu mühendislerin akla ziyan veren ev planı imdadıma yetişti ve diğer odaya çamaşır makinesi kurma zorunluluğu beni odama kavuşturdu. Yoksa rutubetli ve ufuksuz bir odada ömrümü çürütecektim. Kim için...

Bütün bu çile niyeydi. Oda dediğin tuğlalarla örülü bir hücre değil midir? Çoğu zaman üstüme üstüme gelen bu tuğla yığınlarını diğerlerinden farklı kılan neydi ki. Galiba bütün gizem pencerelerde saklı. Bu hücre bir mezara dönüştüğü zamanlarda yaşadığıma ve hayatın devam ettiğine şahitlik eden bu pencereler soluk veriyor bana. Bütün yaşam gıdamı gündüz bir yerlere koşuşturduğunu gördüğüm insanlardan, araba homurtularından, sakinleriyle birlikte şehirdeki apartmanların bodrumlarına taşınan ahırlardan, geceleri ise gökyüzünde asılı duran yıldızlardan ve geceye gölge düşüren ışıklardan alıyorum. Onlar olmasa sanki hayat birden duracak, bir fotoğraf karesine dönüşecek. Her fotoğrafın bir hafızası var ama bu fotoğrafın bir hafızası bile olmayacak. Zaman bu fotoğrafın içinde hapsolacak. Yaşadıklarım yoksa ben de olmamalıyım.

Yıldızlar yine bütün endamıyla karanlığa asılı duruyor salkım salkım. Pencerem sonuna kadar açık. Bu pencere hiç kapanmayacak. Hiç kapanmamalı. Gecenin soğuğu titretse de bedenimi yaşamam için bu pencere sonuna kadar açık duracak. Yıldızlar geceye ben pencereye asılı duracağım. Yıldızlar teker teker şehrin kucağına düşüyor. Bu ürperten sessizlik biliyorum onları öldürecek. Kayan hiçbir yıldız bir daha yükselmeyecek. Hepsinin sanki bir yolcusu var. Hiç kimse el sallamıyor ardından. Şairin dediği gibi geriye dönen ne bir yıldız ne bir yolcu… Kendime bir yıldız seçiyorum. En parlağı olmasın istiyorum. En parlak, en göz alıcı olanı en erken terk ediyor durağı, geceye tutunuşu zayıf oluyor bu yüzden. Ben en silik, en unutulmuş olanı seçmeliyim. Gelirken rahatsız etmedim dünyayı gidişimi hissettirmemeliyim. Bu unutulmuşluk ömrünü uzatıyor yıldızın ve yolcunun.

Gün ışıyor. Lüks apartman dairelerinin bodrumlarından horoz sesleri geliyor. Bir an horoz gibi bağırasım geliyor. Üürüüüüü… Üürüüüüü… Üürüüüüü… kalkın ey insanlar. Uyanın artık. Siz uyanın ki ben ve gece uykuya dalalım. Nöbet sırası sizde. Kalkın artık. Günü fazla yormayın. Birbirinizi çıldırtmayın. Sonra çekilmez oluyorsunuz. Geceyi boş bulup bütün küfürleri bize sallıyorsunuz. Bu da yetmezmiş gibi bizimle sırlarınızı, günahlarınızı paylaşıyorsunuz. Bizi bakir rahipler mi sandınız ki günah çıkartıyorsunuz. Sizin yüzünüzden kara çaldılar yüzümüze. Bizim günahımız bize yeter hadi gidin işinize. Üürüüüüü… Üürüüüüü… Üürüüüüü…
Işıklar sönüyor. Bütün günahlar uykuya dalıyor. Günahkar kadınların göğsünde uyananlar kalabalığa karışmak için etrafı gözetliyor. Beton yığınlarının demir kapılarını açan maskeli yüzler sokak aralarına karışıyor. Araba homurtularını simitçi sesleri bastırıyor. Simitçiler ne kadar çok bağırıyor. Çok bağırınca çok mu simit satıyor. Çocuklar okul servislerine doluşuyor. Sırtlarında kocaman çantalar sanki denizaşırı ülkelerin keşfine gidiyorlar. Belli ki geç yatmışlar. Gözleri uykulu. Anlaşılan yine mankenlere takılmışlar, yarışmacılara destek vermek için mesajda yarışmışlar. Anneler pencerede, servis hareket ettikten sonra kendilerini yatağa atmak için can atıyorlar. Memurlar ellerinde simit, dolmuş kuyruğundalar. Vatandaşa somurtmak için yüzlerini asıyorlar. Halk ekmek kuyruğunda okulsuz ve sigortasız çocuklar birbirini eziyor. Koltuk altlarına sıkıştırılan gazeteler basıma yetişen haberleri yazıyor. Köşe tutmuş yazarlar karanlık lobilerde yediklerini köşelerinde kusuyor.
Sapan taşlı çocuklar tankların gıcırtısı ile uyanıyor. Sapan taşlarıyla tankları ateşe tutuyorlar. Taşlar üstüme üstüme geliyor. Utanıyorum Yüzüm kızarıyor gibi geliyor bana. Emin değilim. Öyle olsun istiyorum. Aynalardan uzak duruyorum. Biliyorum, utancından kızarmadığını fark edersem yüzümün, tankın içinde olduğumu anlayacağım. Pimi çekilmiş insanlar kalabalığın içine karışıyor. Biliyorum en kalabalık yerde duraklayacaklar. Adını koyamıyorum.
Sarhoş mısralar dökülüyor akşamcı şairlerin dudaklarından. Kimseye görünmemek için kaldırımların boşalmasını bekliyorlar. Yataklarına bir ulaşabilseler yazdıklarını şiir sanacaklar. Uyandıklarında insanlar evlerinde olacak, onlar kitaplar dolusu mısralar yazacak. Yayınevleri onların kitaplarını gündüzleri basacak ama onlar hep kafayı bulunca okuyacak.
Şimdi yatma vakti. Bu telaşı izlemek çok yoruyor insanı. Makyajlanmış hayat, maskelenmiş insanlar daraltıyor ufkunu penceremin. Şimdi pencereyi kapamak lazım. Perdeleri de çekersem biliyorum hayat daha güzel olacak…

17.07.2004

 
HOŞ GELDİNİZ SİTEMDE İYİ EĞLENCELER ----------------------------- -----------------


??
Reklam
 
 
Bugün 1 ziyaretçi (29 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=